Metin Gürcan

al-monitor.com & T24



Bookmark and Share

Türkiye’nin kıyameti: Terörize edilmiş bir laik-muhafazakâr çatışması


10.1.2017 - Bu Yazı 327 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Türkiye’deki yeni terör dalgasının failleri ve nedenleri konusunda zaten karışık olan zihinlerimiz 2017 başında art arda gelen Ortaköy ve İzmir Saldırıları sonrası iyice karıştı. Milletçe ‘Neler oluyor? Kim yaptı? Nereye gidiyoruz?’ şeklindeki soruları koyu bir sis perdesi içinde bize sunulan bilgi kırıntılarını takip ederek cevaplamaya, el yordamı ile olayları-kişileri-yapıları-süreçleri-ilişkileri anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu yazımdaki muradım her şeyi ‘Üst Akla’ bağlayan ‘beyin yakıcı’ analizlerle yorulan zihinlere acil bir ‘kolektif ve kuşatıcı iç akla’ duyulan ihtiyacını vurgulamak. Çünkü biraz kendi hatalarımız biraz da küresel/bölgesel dengeler nedeniyle merkezine doğru hızla çekildiğimiz şu ‘kaotik fırtınayı’ anlamlandıracak ve 78 milyonun tamamını kuşatacak ‘kolektif iç aklı’ oluşturamazsak sanırım Türkiye için 2017, 2016’dan çok daha zor geçecek.

Ortaköy ve İzmir saldırıları sonrası mevcut entelektüel durumumuz

Birbirinin peşi sıra gelen Ortaköy ve İzmir saldırıları ve sonrasında oluşan toplumsal hava gösterdi ki içinde olduğumuz çatışma halini anlamlandırmada ‘stratejik şaşıyız.’ Türkiye’de çatışma denince bazılarımızın ‘23’ gördüğünü bazılarımız ‘75’ görüyor ve gördüğünü ona göre anlamlandırıyor. Bu oran toplumumuzda hemen hemen yüzde 55’e yüzde 45 gibi. Görebildiğim kadarı ile seçim odaklı iktidar partimiz bu oranı yüzde 70 - yüzde 30 bandına çekebilse, yeni kendisinin ‘23’ gördüğünü toplumun yüzde 70’i de ‘23’ görse tatmin olacak. Ama bakın ben bu şaşılığı ‘siyasi değil’ ‘stratejik’ olarak nitelendiriyorum. Çünkü küreseli-bölgeseli-yereli-mikro yereli okumadaki şaşılığımız güzel ülkemizin bekası, belki de önündeki on yılları etkileyecek tercihleri, gideceği yol ve gelecek nesillerle ilgili. Kritik bir yol kavşağındayız. Devletimizi yönetenlerin Türkiye’deki çatışmayı yönetmedeki stratejik tercihleri ve bu tercihlerin toplumsal meşruiyetlerinin yüzdeleri hayati önemde.

Yazım tam da bu ikiye bölünmüşlük halini yansıtan, aslında en önemli toplumsal hassasiyetimizi oluşturan laiklik-muhafazakarlık gözlüğü hakkında. Toplumumuzun taktığı bu gözlüğün iki camı var. Bunlardan biri hayatı dinin özgürleşmesinisavunan ‘muhafazakar’ cam, diğeri ise bireyi, toplumu ve devleti bir dereceye kadar dinden özgürleştirmeyi savunan ‘laik’  cam.  Toplumumuz bu gözlüğü takınca her camdan baktığında gördüğü resim  ideal denge halini yansıtıyor. Ama ne yazık ki Ortaköy ve İzmir saldırılarından sonra oluşan sosyal hava bu denge halinin çatışma ile ‘terörize’ edilebileceğini gösteriyor.

 

Aslında 30 Temmuz 2016’da yazdığım bir yazıda[1] 15 Temmuz sonrasındaki süreçte toplumun ‘Darbeyi millet önledi’ tezi ile ‘Darbeyi ordu önledi’ tezi arasında bir muhafzakâr-laik ayrışmasına gittiğini ve kendini ‘Okçular Tepesinde’ hissedenlerle ‘Mustafa Kemal’in son askeri’ hissedenler arasında bir kalp-beyin senkronizasyonun acilen kurulması gerektiğini vurgulamıştım. Sonraki süreçte bu çabam hep devam etti ancak ne yazık ki 15 Temmuz sonrasında ‘Okçular Tepesindekilerle’ ‘Mustafa Kemal’in son askerleri’ arasındaki yarılma her geçen gün artıyor gibi.

Şimdi bu uzun girişten sonra tam da yazımda dikkat çekmek istediğim konuya geldik.

Kaygı duyarak görüyorum ki 2017’ye Ortaköy ve İzmir saldırıları sonrasında oluşan toplumsal hava her iki cama da  kalın bir çizik attı. Ve artık her iki camdan hayata bakarken bu çizikleri göreceğiz.

Twitter’da 90 küsur bin takipçili bir gazeteci İzmir saldırısından sonra şu paylaşımı yapıyor:

‘İzmir saldırısı büyük ihtimalle PKK ya da DHKP-C yani radikal laikliği benimsemiş sol terör örgütleri tarafından yapılmış. Yaşam tarzı??????’

Radikal laiklik’ gibi tehlikeli bir dinamiti zihinlere atan bu gazeteci çok iyi bir ‘üst akıl’ avcısı. Ama üst akılı avlayayım derken sanırım toplumu bu ‘şeytani’ kavramla alttan alta dinamitlediğinin de farkında değil.

Yine Twitter’da 450 küsur bin takipçili muhafazakar bir aydın ‘CIA-FETÖ-Kırgız Fetö-DAEŞ-’in’ birlikte organize ettiği Reina saldırısı sonrası yükselen ‘Laik öfkeden’ korunmak için Din İşleri Bakanlığı ve Din Polisi kurumlarının kurulması gerektiğini vurguluyor ve Laikliğin küfür mü yoksa ihtiyaç mı olduğu konusunda derin şüpheleri olduğunu söylüyor.

Kısaca Ortaköy ve İzmir saldırıları sonrası 'terörize İslam' ile 'terörize Laiklik' i birbirine tokuşturma çabasındaki AHMAKlara dikkat etmeliyiz.

Lütfen laikliği ve İslam’ı terör tartışmalarına meze etmeyelim

27 Ağustos 2015’deki bir yazımda[2] Türkiye’nin PKK tarafından üretilen ‘Kürt etno-milliyetçi’ terör ile IŞID tarafından üretilen ‘Selefi motivasyonlu’ ‘terörün ikisi ile AYNI ANDA mücadelede ‘gücü’ esas alan geleneksel paradigmadan ‘empatiyi’ esas alan ‘eko-sistem’ paradigmasına geçilmesi gerektiğini vurgulamış ve yazımı şu mesajla bitirmiştim: ‘Terör bir eko-sistemdir ve de hepimiz onun bir parçasıyız.’ Çünkü bu yeni terör dalgasının eski dalgalara nazaran çok daha farklı bir ŞEY olduğunu hissedebiliyordum.

Bu yazım işte PKK’nın ürettiği etnik motivasyonlu şiddetle IŞİD’ın ürettiği dini motivasyonlu şiddetin AYNI ANDALIĞI, birbiri ile ZEHİRLİ ETKİLEŞİMİ ve bu etkileşimin toplum üzerindeki  TOKSİK ETKİSİ ile ilgili.

90’ların sonundan beri terör sektörünün içindeyim, ben de yaptıklarımla ve yapamadıklarımla terör eko-sisteminin bir parçasıyım. 2010’a kadar işin arazi (saha) boyutunda, 2010-2014 arası karargah boyutunda ve 2014  sonrası da Türkiye’deki terörün doğasını, karakteristiklerini ve evrimini akademik olarak anlamaya çalışıyorum. Bu yazımda size Türkiye’de terörün evriminde benim ilk kez şahit olduğum bir gerçeği dikkatinize sunmak isterim.

Türkiye’nin 2016’daki terörle mücadelesinin bir bilançosu

2016 Türkiye için terörle mücadelede zor geçti. AA’nın güvenlik birimlerinden derlediği bilgilere[3] göre 2016’da Türkiye genelinde 31 bine yakını Jandarma (genelde kırsal), 6 bini polis bölgesinde (genelde şehir) olmak üzere 37 bin terör operasyonu yapılırken, bu operasyonlarda toplamda yaklaşık 22 bin  terörist etkisiz hale getirildi/yakalandı. bunlardan 17 bini (yüzde 77) PKK’lı, 3 bini (yüzde 14) IŞID militanı ve kalan bine yakını ise (yüzde 9) ise radikal silahlı sol örgütlerin üyesi idi.

Yine 2016’da Türkiye’de meydana gelen 25 büyük terör eyleminin 17’sini (yüzde 68) PKK gerçekleştirirken, 8’ini (yüzde  32) ise IŞİD gerçekleştirdi. .

Yukarıdaki 2016 bilançosunda bir önemli husus dikkat çekiyor. Yukarıdaki eylem rakamlarından 2016’da PKK’nın Türkiye’de ürettiği ‘etnik motivasyonlu’ şiddetten yüksek olduğu, yine yakalanan/etkisiz hale getirilen ‘terörist’ oranlarından Türk güvenlik güçlerinin 2016 yılında IŞID ile kıyaslandığında önceliği PKK ile mücadeleye verdiği görülüyor. Gerçekten de 2016’da Ankara’nın PKK’yı öncelikli tehdit olarak gördüğünü söylemek mümkün.

Yine 12 Mart 2016 tarihinde PKK himayesinde 10 radikal silahlı sol örgütün bir araya gelip bir şemsiye örgüt olarak kurduğu Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) ile PKK’nın 2016 ürettiği ‘etnik’ şiddetin Türkiye’deki ‘radikal solu’ temsil eden şiddet türüne eklemlendiğine şahit olduk. HBDH kuruluş bildiriminde de vurgulandığı gibi Mart 2016 sonrası PKK’nın ürettiği etnik  şiddet ile radikal sol şiddet ortak mücadele için birbirine ‘benzeşti’ demek mümkün. HDBH’in yayınladığı ilk dergisindeki kuruluş bildirisinin temel mesajı: ‘Öncelikle gerici (Cihadçı) sonra da devletin içindeki faşist yapılanmalara ve Sünni mezhepçiliğe karşı bir direniş koalisyonu kurmak’ idi.

Suriye kuzeyindeki YPG-IŞİD çatışmasının Türkiye’deki ‘terör şiddetini’ zehirleyici etkisi

2016’daki terör analizimizin en önemli boyutların biri ise özellikle Kobane’den sonra birbirlerini iyice şeytanlaştıran Suriye’deki PKK bağlantılı YPG’nin ürettiği şiddet ile IŞID’ın ve diğer dini motivasyonlu grupların ürettiği şiddet arasındaki ilişkisi. Bu ilişki net olarak bir Laik/Radikal Sol- Cihadçı ilişkisi. Suriye kuzeyinde aslında birbiri ile çatışan günün sonunda YPG’nin temsil ettiği sert laik ideoloji ile IŞID ve diğer Selefi örgütlerin temsil ettiği Cihadçı ideoloji. Kısaca Suriye kuzeyindeki çatışmanın doğası: devlet otoritesi olmadığı için ‘Laik şiddet Cihadçı Şiddete karşı’ şeklinde yaşanıyor ve giderek askerleşen bu çatışma türü gerçekten de çok kanlı ve yıkıcı şekilde seyrediyor.

Her zaman diyorum, dilimde tüy bitti. Ama anlamayanlara inat gene demeye devam edeceğim ‘Çatışma ilişkisel bir kavramdır ve çatışan taraflar ötekinden hem ideolojik tabanı için enerji üretir hem de taktik/teknik öğrenir.’

Suriye’deki laik-cihatçı çatışmasının Türkiye’ye giderek taşan zehirleyici etkisi

Eylül 2016’da ORSAM’ın ‘Türkçe Konuşan DAEŞ Destekçileri Üzerine Twitter Sosyal Ağ Analizi[4] isimli çok ilginç bir rapor yayımlandı. Türkçe içerik paylaşan 2567 kullanıcının içeriklerinin analizinin yapıldığı bu raporun en önemli bulgusu dehşet verici: IŞID militanı/sempatizanlarının öncelikli gündeminin PKK. Yani bu çalışmanın en önemli bulgusu: Türkiye’de Aşırıcı Selefi (veya Cihatçı) akımların taban bulması için en temel dinamiğin ‘PKK karşıtlığı’ olduğu. Kısaca Türkiye’de Aşırıcı Selefi (Cihatçı) yapılar ‘PKK karşıtlığı’ sayesinde sempatizan kitlesini büyütüyor.

Size sunabileceğim bir saha çalışmam yok ama saha gözlemlerim ve yaptığım derinlemesine mülakatlar bunun karşıt tersinin de doğru olduğunu gösteriyor. Yani özellikle Suriye kuzeyinin en önemli yan etkisi olarak Türkiye’de PKK sempatizanlığına iten en önemli dinamiğin Aşırıcı Selefi (veya Cihatçı) akımlar olduğu görülüyor. Kısaca PKK’nın etno-milliyetçiliği ile Aşırıcı Selefi akımların Cihatçılığı arasında simbiyotik (yani birbirini besleyen) bir ilişki var. İşte aslında marjinal kalması gereken bu ‘zehirli etkileşim’ birbirinin peşi sıra gelen Ortaköy-İzmir şokları sonrasındaki toplumsal havada hem hayat tarzına dair tartışmalarımızı hem de siyasi tartışmalarımızın merkezine oturdu. Acayip ve anlaşılmaz şekilde laiklik-muhafazakarlık tartışmalarımızı bu terör saldırıları üzerinden yapmaya ve hatta bir birimize bu terör saldırıları üzerinden parmak göstermeye başladık. Çok tehlikeli.

Allahtan şu an Türkiye’de devlet otoritesi olduğu için her ikisinin de ‘ötekisi’ şimdilik devlet ve devletin bizim zihinlerimizdeki meşruiyeti. Ancak Türkiye’de devlet aklı bu simbiyotik ilişkiyi anlamaya yetmez veya zayıflarsa aynen Suriye’de olduğu gibi devletin aradan çekilmesi ile bu iki silahlı şiddet türü karşı karşıya gelebilir. İşte o zaman Allah Muhafaza Türkiye’de silahlı bir ‘radikal laik’  ‘radikal İslam’ çatışmasına sürüklenebiliriz.

Burada umarım aynen 90’lar sonlarında olduğu gibi (ki 2000’ler başında Batman’da Hizbullah’a karşı aktif operasyonlara katılmış bir asker eskisi olarak söylüyorum) bir PKK- Hizbullah çatışması üzerinden sert seküler ve sol Kürt etno-milliyetçiliğini ‘Aşırıcı Selefi Cihatçılığa’ dövdürürüz gibi tehlikeli bir yaklaşım kimsenin aklına gelmiyordur. Çünkü şu anki küresel ve bölgesel durum nedeniyle 90’larda başarılı şekilde mikro-yerel ve yerel düzeye hapsedebildiğimiz PKK-Hizbullah çatışması gibi bir çatışma dinamiği yok. Umarım bir kısım aklı evveller Türkiye’de ‘PKK’yı Aşırıcı Selefi akımlara neden dövdürmeyelim?’ hesabı yapmıyordur. Çünkü bu hayati hata yapılırsa Türkiye’de devletin aradan çekilmesi belirginleşecek olan bir PKK- Selefi Cihatçı çatışması bölgesel ve küresel dinamiklerin de etkisi ile çok hızlı bir şekilde kontrolden çıkabilir ve kontrol edemediğimiz bir orman yangınına dönüşebilir.

Tam da bu nedenle umarım Türkiye içindeki PKK’nın ürettiği ‘etnik motivasyonlu’ şiddetle Selefi ağların ürettiği ‘dini motivasyonlu’ şiddetin arasındaki zehirli etkileşimin evrimini ve bunun toplumsal dinamiklere etkisini günü gününe takip eden bir ‘devlet aklı’ vardır. Ve bu devlet aklı bu etkileşimin topluma yönelik toksik etkisini azaltmak için 78 milyonu kuşatıcı bir ‘kolektif iç akıl’ inşasına kafa yoruyordur. Çünkü ‘üst akıl’ diye diye şu güzelim ülkeyi yüzde 70- yüzde 30 bandına oturtmak için germe siyaseti toplumu giderek ‘stratejik şaşı’ yapıyor. Hal böyle olunca gözlüğün ‘muhafazakar’ camından görülen resimle ‘laik’ camından görülen resim çok da birbirinin benzeri olmuyor.

Facebook Yorumları

reklam
21.3.2017
Komplo teorileri ve 'Paranoyak Yurttaş'ın yükselişi
3.3.2017
Giderek kırılganlaşan sivil-asker ilişkileri
20.2.2017
Rakka: Suriye’nin ‘karar noktası’
15.2.2017
Fırat Kalkanı ve sonrası: Riskler ve senaryolar
12.2.2017
Türk medyasındaki savunma haberleri niçin beyin yakıyor?
9.2.2017
2030’da dünya
2.2.2017
Ve Trump fırtınası başladı…
29.1.2017
PKK’nın giderek çeşitlenen silah deposu
21.1.2017
Bir suç şebekesi olarak IŞİD
16.1.2017
İhtiyacımız olan toplu bir tövbe seansı
14.1.2017
Üst akıl ve kokteyl terör ile 2017’ye girerken
10.1.2017
Türkiye’nin kıyameti: Terörize edilmiş bir laik-muhafazakâr çatışması
6.1.2017
'Saçmalayarak' IŞİD'le mücadele?
4.1.2017
Reina saldırısı ve ‘askerleşen’ siviller
29.12.2016
Kısıtlı harekâttan topyekûn savaşa sürüklenmeme rehberi
24.12.2016
2017’ye girerken riskler ve fırsatlar
19.12.2016
Türkiye Karadeniz’de Batı’ya sırtını mı dönüyor?
14.12.2016
Türkiye uzayda kurumsallaşabilecek mi?
4.12.2016
El Bab’a yaklaştıkça Türk askeri için risk artıyor
28.11.2016
Genç işsizlik en büyük güvenlik risklerinden biri olabilir
23.11.2016
TSK’da boşalan kadroları siviller mi dolduracak
12.11.2016
Ömer Halisdemir ‘vatansever’ kapitalizm kurbanı mı?
30.10.2016
IŞİD Musul’u nasıl savunacak
27.9.2016
TSK ‘entelektüel ordu’ olabilir mi?
23.9.2016
Fırat Kalkanı’nda kritik karar noktasına doğru
15.9.2016
Türkiye'nin en zor havuz problemi
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları