İçki yasağı dumanıyla, Ayasofya tartışmasıyla, Amiraller darbe yapacak korkutmasıyla örtülmeye çalışılan gerçek nedir? Biden’a verilemeyen cevaptır, 128 milyar doların hesabıdır, hepsinden daha acısı vatandaşın geçim sıkıntısıdır. Ekmek meselesidir. Neredeyse çağ açıp çağ kapatmakla övünen AK Parti hükümetlerinin ülkeyi getirdiği yerin burası olması kendileri açısından ayrıca acı bir durum.

Ne yazık ki hep birlikte maruz kaldığımız sıkıntıların hepsinin temelinde yanlış yönetim pratikleri var. Bunların temelinde ise yanlış olmanın ötesinde tehlikeli bir siyasi tercih var. Siyasi tercih derken ülkenin yüzde 52’sinin sandıktaki tercihinden söz etmiyorum, başka bir tercihten söz ediyorum: Ülkenin “iyi yönetilmesi” ile “şahsen” yönetilmesi seçenekleri arasında yapılan tercihten.

Bir ülkenin iyi yönetilmesi için ehliyetli ve donanımlı kadrolara ihtiyaç vardır, ortak akla ve istişareye ihtiyaç vardır, yüzlerce yılda oluşmuş bulunan kurumsal hafızaya ve devlet teamüllerine riayet etmeye ihtiyaç vardır…

Ama ülkeyi “şahsen” yönetmek isterseniz bütün bunlar ayak bağı olur size. Hepsinden bir şekilde kurtulmanın yolunu ararsınız. O yol bulundu. Önce birlikte yola çıkılan kadro tasfiye edildi yavaş yavaş, parti “tertemiz” oldu; sonra partili cumhurbaşkanlığı ve “Türk tipi” başkanlık rejimi geldi…

Bir şahıs için özel hazırlanmış olan ve kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak iktidarı merkezileştiren, kurumları işlevsizleştiren -ve dünyada benzeri olmadığı için “Türk tipi” diye sunulan- bu tuhaf sistem vatandaşa “ekonomi uçacak, paraya para demeyeceğiz, işsizlik azalacak, bütün işler hızlanacak vs. vs…” diye anlatıldı… Propagandası iyi yapıldığı için sandıktan onay alınarak aslında epeyce süredir fiilen uygulanmaya başlanmış olan “şahsen yönetim” modeli kurumsallaştırıldı. Böylece ülkenin yaşadığı problemler de iyice derinleşti, çözüm ümitleri büsbütün uzaklaştı.

Hikâyenin özeti aşağı yukarı böyle…

***

Başına geldiği devlet makinasını hiç kimsenin fikrini sormadan, hiçbir kurumun onayını istemeden, tek başına yönetme arzusu bütün siyasetçilerde vardır, tarih boyunca hep görülmüştür bu. Çünkü iktidar paylaşılmak istenmeyen yegâne değerdir. Ama bundan kaçınmanın yolu henüz bulunamamıştır. Küçük bir kabileyi şahsen yönetmek belki bir yere kadar imkân dahilinde olsa da herhangi bir devletin bu şekilde yönetilmesi hayal bile edilemez. “Tek başına iktidar” diye bir şey yok. İktidarın paylaşılması gerekiyor. İktidarın sürdürülmesi paylaşılmasına bağlı. Ama tabii kiminle paylaşacağınız size kalmış. Ya bu zümreyle ya şu grupla ya da o kurumla…

Yola beraber çıktığınız arkadaşlarınızla veya içinden çıktığınız çevreyle iktidarı paylaşıyor olmak birtakım sebepler yüzünden rahatsız edici hale gelmişse bunlardan bir şekilde kurtulup dizgini tamamen ele geçirerek partinizi tek başınıza yönetebilirsiniz. Ama tek başına yönetilen bir partiyle de ülkeyi tek başına yönetmek mümkün olmaz. İster istemez başka ortaklar bulmak zorunda kalırsınız. Elinizdeki iktidarı ille de bölüşürsünüz birileriyle. Yani aslında “şahsen yönetim” modelinde de görünür ve görünmez birtakım iktidar ortakları vardır.

Mamafih bunlar yokmuş gibi davranmak da mümkün. En azından ortaklarınız yanınızda değilken “Dükkânın tek sahibi benim” diye konuşabilirsiniz. Son zamanlarda hükümet mensuplarının diline yerleşen “Ben devletim” retoriğini belki de bu açıdan tefsir etmek lazım.

Keza milli irade, demokrasi, sandıktan çıkmak, milletin hizmetkarı olmak vs. gibi laflar kullanılmaya devam ediyorsa da uygulama tam aksi yönde. Fiiliyatta  millet bir yanda, yöneticiler ise bir başka yanda duruyor artık.

Eski çağlardaki toplumsal hiyerarşi hem de büyük bir arzuyla diriltildi. Padişah ile kulları, çoban ile sürüsü  diyalektiği var siyasi yaklaşımlarının temelinde…

Üstüne üstlük yöneten zümre ile “tebaa” arasındaki farklılıklar sürekli gözlere sokuluyor. Belli ki yerimizi bilmemiz isteniyor. Herkesin eşit ama kimilerinin “daha eşit” olduğu ironisine konu olan eşitsizliklerden daha ileri bir safhadayız. Artık bizi herkesin eşit olduğuna inandırmak için uğraşmıyorlar.  Aksine eşit olmadığımızı bilmemiz isteniyor.

Kurallar artık halk için geçerli yalnızca. Saray ahalisi için geçerli olan başka kurallar var. Mesela İçişleri Bakanlığı’nın tam kapanma genelgesinde yer alan “cenaze törenlerine en fazla 9 kişi katılabilir” kuralı gariban cenazelerinde titizlikle uygulanıyor, devletlu cenazelerinde ise “lebalep” kuralı geçerli. 

Mesela iktidar partisinin MKYK üyelerine aşı önceliği veriliyor… Mesela güreş şampiyonu kamu bankasının yönetimine getiriliyor… “Ben istediğimi rezil istediğimi vezir yaparım… Herkes ayağını denk alsın” mesajı veriliyor…

Soru şu: İktidar sarhoşluğu mu bunu yaptıran yoksa tam tersine “şahsen yönetim” modelinde bile tek başına iktidar olamamanın doğurduğu duygular mı?